Susun. İlim ve irfanın yuva yaptığı en büyük mekana: Açın Öğrenin Fakültesine
hoş geldiniz. Burada her türlü fedakarlık yapılarak adam olasınız diye sizlere
imkanlar sunuldu. Akıllı olun feyz alın.
Çocuklar! Yapacağımız her gürültü, her yaramazlık, her terbiyesizlik
bacaklarımızın kırılmasına sebep olabilir. Dikkat edelim yemeyelim tokadı.
Yeni bir ders yılı başlıyor.
Yeni arkadaşlar edineceksiniz.
Kavgacı olmayın, bilmediğiniz arkadaşları kurcalamayın bozarsınız. Okula
vaktinde gelin ki vaktinde gidin, zırzoplar sizi. Bütün gün çay baççelerinde
gezmeyi ben de bilirim. Niye gezmiyorum? Çünkü dersim var. Siz zibidilere
ilim ööretecem diye sosyal hayatım bitti. Ama üzülmüyorum. Fitil fitil getirecem burnunuzdan.Önce saygıyı
öğreneceksiniz. Ardından herşey çorap söküğü gibi gelir. Sen, gözlüklü! oynama mousla. Sıkarım
ümmüğünü.
................................................................................................................................
EN YUKARIDAKİ DERS EN YENİ DERSTİR. BU NE? BU NE? DİYE SORMAYIN TIRNAKLARINIZA CETVELLE VURURUM!!
TARİH: 11 ŞUBAT 20000000
DERS: MOTOR BİLGİSİ
KONU: ARABALARMIZIN MOTORLARISI
ÖRTBEL: ERDEM USTA
ÇIRAK: CENK
Selamın Aleyküm sevgili çoohlar! Bu seneki yüksek öğretim müfredatının ikinci yarısında Motor Bilgisi derslerinde bendeniz sizlere yardımcı olmaya çalışiciğim.
Gaza basınca giden aygıtlara araba denir. Doğadaki herşeyde olduğu gibi arabalarda da belli başlı bölümler bulunmaktadır. Bu bölümlere örnek vermek gerekirse; bagaj, bijon, jant, nikelaj, buji sayılabilir. Ancak bugünkü ilk dersimizde sizlere arabaların en mühim bölümlerinden biri olan motorları anlaticiğim. Zati dersimizin adını gören biri için bu yapacağım şey hiç de abes kaçmayacaktır.
Anahtarı çevirince çalışan makinalara motor denilmektedir. Motorlar arabaların genellikle ön kısmında bulunan ve kapurt adı verilen geniş boşluklarda yerleşmişlerdir. Her arabanın kendi motoru vardır. Motoru olmayan arabalara el arabası, motoru kişneyen arabalara ise at arabası denir. Doğadaki herşeyde ve arabalarda olduğu gibi motorlarda da birçok bölüm vardır. Akü, radyatör, subap, eksantirik, piston bu bölümlerden bazılarıdır. Şimdi isterseniz bu bölümleri kabaca tanıyarak ne işe yaradıklarına bir bakalım:
Akü: Elektrik üreten bir kutudur. Arabaların elektrikle çalıştığını zanneder. Bu nedenle “ben bu motoru çalıştırabilirim” havalarındadır. Ancak biz anahtarı çevirdikten birkaç saniye sonra bu büyük iddiasının altında ezilerek yerini benzine bırakır. O saniyeden sonra anca, farları yakıp söndürür ya da silecekleri çalıştırır o kadar.
Radyatör: Özellikle kış aylarında ve sabahları, motorlar çok soğuk oldukları için çalışamazlar. Radyatörler, bu soğuk motoru tıpkı evlerimizdeki hem cinsleri gibi ısıtma görevini üstlenmişlerdir. Ancak ellerinin ayarı yoktur. Motoru, ısındıktan sonra bile hala ısıtmaya devam ettikleri için, bu sefer onları soğutmaya yarayan bi pervaneleri vardır. Ne kadar saşma öyle değil mi çocuklar...
Subap: “Subap di badi bidi bap dübap” adlı ve Grease filminden hatırlayacağınız tuhaf şarkıya konu olmuş bu aletler ise motora hava basılması durumunda fazla şişerek patlamalarını önlerler. Günümüzde artık motorları şişirmeye kalkışan manyaklar giderek azaldığı için pek kullanılmazlar.
Eksantirik: Bu parça motorların en karmaşık ve anlaşılması zor parçasıdır. Üzerinde yapılan çalışmaların halen sürmesine rağmen henüz ne işe yaradığı tam olarak bilinmemektedir. Bu nedenle ona dilimizde “ne lan bu” anlamına gelen eksantirik adı verilmiştir. Bilinen odur ki bu parça hakkaten eksantirik bi parçadır.
Piston: Motorun silindir denen bölümünün içinde habire yukarı aşağı gidip gelen oldukça hareketli bir parçadır. Bu parçanın kolu, yatağı, gömleği filan vardır. Yani motorun insana en çok benzeyen bölümüdür.
İşte canım yavrularım, motorun bazı bölümlerini böylece tanımış oldunuz. Motorların bu parçalarla sıhhatli olarak çalışabilmeleri için benzin dışında başka maddelere de ihtiyaçları vardır. Bunlardan biri yağ, diğeri de sudur. Yağı ve suyu olmayan motorlar, için için yanarlar. Bu nedenle bu tarz motorlara “içten yanmalı motorlar” denilmektedir. Motorların içten yanmamaları için yağları ve suları sık sık kontrol edilmeli, azalan yağ ya da sulara dışarıdan ekleme yapılmalıdır.
Motorları bizi hiç ilgilendirmeyen araçlara otobüs ya da minibüs denir. Motorlarla uğraşmak istemeyen kişiler bu aygıtları kullanarak araba ve motor bakımı gibi dertlere bulaşmazlar. Şimdi artık sizler de bu seçimi yapacak duruma geldiniz çoohlar. Söyleyin bakiym; araba mı otobüs mü?... Hı?....
DERS: BEDEN
KONI: FIDBOL
ÖRTMEL: SPORTMEN ERDEM BEYFENDİ
TOP: CENK
Günaydın Çoohlar!
Bugün havada bılıt ve yağmır olduğundan dersimizi sınıfta ve mümkün olduğunca sözel bir biçimde yapacağız. Zira beden dersi uygulamalı bir ders olmasının yanında, en az matamatik kadar da teorik bi derstir.
Günümüzde son derece popüler olduğuna kanaat getirdiğim bir sipor dalından bahsetmek istiyorum sizlere. Evet haykırışlarınızı yüreğinize gömdüğünüzün farkındayım; durmayın söyleyin!
- FIDBOOL
Hakkkınız var. Konumuz fusbal. Önce isterseniz fadbolun kısa bir tanımını yazalım: Onbir adet erkek adamdan oluşan iki takım ve bir topla oynanan oyuna kısaca fıtbal denir. Bu tanımdan sonra dilerseniz fısbolun tarihçesiyle devam edelim:
Fıtbolun atası misket oyunudur. Misket oyununun küçük cam küreler ile oynanması belki de fıdbolun atası olmasının başlıca sebebidir; fekat bilim adamları bu konuda henüz uzlaşmış değildirler. Ancak misketin fadbola kadarki tarihi gelişimi tamamen düzenli ve orantılı olmuştur: Misketteki cam kürelerin sayısı zamanla azalmış, boyutu büyümüş ve cam yerine meşinden dizayn edilmeye başlanmıştır. Buna paralel olarak oyuncular da gelişim göstermişler ve misketli yıllarda kullandıkları parmakların yerini zamanla ayaklar almıştır. Oyuncu sayısı, çıkarılan yeni kurallarla sabitlenerek standart hale getirilmiştir. Boyutlardaki büyüme ve değişme, oyunun oynandığı alanlara da yansımıştır: Küçük kumluk alanlarda oynanan misket, yerini büyük ve çim stadyumlarda oynanan fıdbola bırakmıştır.
Futbolde en önemli özellik, kaleci dışındaki oyuncuların ellerini kullanmalarının yasak olmasıdır. Buradaki mantık evet-hayır oyunundaki mantıkla aynıdır: en çok kullanılanın saf dışı bırakılması. Yine bu oyunda trilyonlarla oynayanlara fudbolcu denir. Fudbolcular küçük yaşlardan itibaren, oyun esnasında ellerini kullanmamaları için yoğun irade ve konsantrasyon eğitimlerine tabi tutulurlar. Bu kadar çok yasağa rağmen oyun esnasında fıtbalcilerin konuşmaları serbesttir. İşte biz de şimdi, futbol maçı esnasında topu ayağında bulunduran oyuncunun konuşmalarından örnekler vererek bazı fıdbal terimlerini öğreneceğiz:
1. Gel, gel, gelsene, hadi al da görelim topu lavuk... Eheheh yerlerde sürünürsün anca sen, embel seni! = Çalım.
2. Yeg yeee sen kimsin benden top kapacan minik... Hooop ben takım arkadaşıma doğru yuvarladım bile topu = Pas.
3. Aaah ne vuruyosun be! = Faül.
4. Şşş, nooluyo olm hoop, senden çıktı. = Taç.
5. El, el, el, el! = El.
6. Yaw ben naaptım ki şimdi, kör! = Sarı Kart.
7. Hed len oynamıyom işte = Kırmızı Kart.
8. Hooooleeeeey = Penaltı.
9. (Kaleci) O neydi be! = Gol.
10. Eyvah kamera, ne diycez lan şindi bu herife, rezil olduk iyi mi? = Rüştü.
Futbol sahasında yirmi iki oyuncu dışında üç kişi daha vardır ki hakem adıyla bilinirler. Bunlar sırf seyirciyi rahatlatmak, streslerini gidermek için vardırlar. Oyunda ayaklarına top bile gelmez. Futbolün en korkulan yanı ise surata top gelmesidir. Adamın gözünden yaş getirir. En az bunun kadar korkulan bir top gelmesi daha vardır ki o, adamı resmen ağlatır.
Normal bir futbol maçı 90 dakka olmasına rağmen bunu ilmi bi mesele gibi üç ay boyunca tartışan işsizlere yorumcu, emekli hekem, efsane fıtbolcu ya da sipor yazarı gibi çeşitli isimler verilmektedir. Nadide Sultan’ı sporcu sanan programlara da Televole dendiğini söyleyelim de mesajlarımız hem tamamlansın hemi de yerini bulsun çoohlar hahaha...
Evat bugünnük bu kadar çocuklar. Hadi bakiim şimdi alın misketlerinizi gidin kumda oynayın!
DERS: GIMYA
KONU: SIVILAR
ÖRTMEN: MÜDÜR CENK BEY
VÜCUT SIVISI: ERDEM
Sen, sen, sen! Çıkın dışarı. Sen de git makyajını sil. Hey sen! Evet sen. Bu okuldan mısın? İyi otur o zaman ses çıkarma.
Tavana asılan şeylere avize denir. Işık vermek yerine kafamıza damlayanlar ise sıvıdır. Sıvılar 3 e ayrılır. Katı, sıvı, gaz. Kovalara doldurmakta kullandığımız sıvıya da su denir. İşte bugün tüm bunlardan, yani akan kokan ve bulaşan şeyler olan sıvılardan bahsedeceğiz.
Sıvılar birbirleriyle etkileşimli olan şeylerdir. Şrr sesi duyunca tuvaletimizin gelmesi buna örnek olarak verilebilir.Zira vücudumuzun yüzde 90 ı sudur.
Dört tarafı sularla çevrili adamlara 'Vaay yüzüyoruz ha' denir. Fakat bu adamlara dikkat etmek gerekir ki suya işemesinler. Sudaki idrar, yoğunluğu çoğalttığı için boğulmayı kolaylaştırır. Şile'de insanların boğulma sebebi Pazar günleri oraya kamyonlarla gidip suya işeyen ayılardır.
Dünyada başka sıvılar da vardır. Bunların çoğunu içeriz. Meşrubat adını verdiğimiz sıvılar renkli olup adamın aklını karıştırırlar. Sıcak ya da soğuk olmalarına göre meşrubatlar dil yakarlar. Çok sıcak olanları üflenerek içilir. Ayrıca dil dedim de, bu organımız sıvıları ölçmede sık kullanılan bir cetveldir. Dilimizle vurduğumuz bir şey şlap şlap ediyorsa bilin ki sıvıdır.
Dünyadaki sular bitmesin diye haftada iki kere yağmur yağar. Yağmur da bir sıvıdır. Eğer damlalar halinde yağmasaydı hepimiz boğulurduk. Metrekare başına bu damlaların ne kadar düştüğünü hesaplayan adamlara 'işgüzar' denir. Bunlar dayaklık adamlardır. Genelde yaşlı ve pimpirikli olurlar. Gömleklerinde leke olmasına dayanamazlar.
Sıvılar, bidon adı verilen devasa konteynerlerde toplanırlar. Bu bidonlar mikroplar için de çok elverişli ortamlardır. İçim esnasında eğer varsa bile bu mikropları göremeyiz çünkü ağzımızda gözümüz yoktur. Ama bunu da düşünen biz bilimadamları süzgeçi keşfetmişizdir. Keyifle çay içmenin birinci kuralı onu süzgeçten geçirmektir. Keyif, ancak mikropsuz bir ortamda büyür ve serpilir.
Şimdi ben örtmenler odasına çay içmeye gidiyorum. Sen! Evet sen benimle gel. Çayımı karıştırdıktan sonra sıcak kaşığı eline yapıştıracağım.
DERS: ORTOPATİ
KEANU: AYAKLARMIZA GENEL GİRİŞ
ÖRTBİL: ORTOPATİK ERDEM BEY
SIRTAR: CENK
Günaydın! Kırarım bacaklarınızı. Oturun yerlernize! Hey sen! Arkadaki! Çıkar o hayvanı ağzından. Evat! Şimdi oldu. Böyle mum gibi olıcaksınız dersin sonuna kadar. Ezdirmeyin bana parmaklarınızı...
Sevgili öğrenciler, bundan böyle ortopati dersine girmek isteyen her öğrenci karşısında beni bulacaktır. Bu ilk dersimizde bu çok özel bilim dalına genel bir giriş yapacağız: Ortopati, kelime anlamı olarak, ayak sevgisi anlamına gelmektedir. Tıbda ise genelde varlıklarını ve vücudumuzun önemli bir parçası olduklarını unutarak gerekli ilgiyi göstermediğimiz ayaklarımızı yeniden kazanabilmek, kısaca onlarla dost olabilmek için uydurulmuş bir bilim dalıdır.
İsterseniz biraz da ayak nedir, onu tartışalım. Vücudumuzun en alt bölümünde bulunan ve araları sık sık terden tatlı tatlı kaşınan organlarımıza ayak barnaa denir. Halk arasında ayak parmağı olarak da bilinen bu organlarımızın beşerli gruplar halinde yapışık oldukları yassı ve büyük uzvumuza da ayak; bize ait olanlarına da ayaklarmız denir. Ayaklarmızı pek çok değişik işte kullanırız. Örneğin ayaklarımız olmasaydı, akşamları tv seyrederken önümüzdeki pufa uzatacak bişiyimiz olmazdı. Ayrıca fıdbal oynayamaz, uçan tekme atamaz, çorap giyemez ve yere düşen silgimizi eğilmeden alamazdık. Tabi bir çift ayağa sahip olmanın dezavantajlı yönleri de vardır: Örneğin; bütün gün yan gelip yaymak varken ayağa kalkmak, arada bir de olsa kesilmesi gereken fazladan on adet daha tırnağa sahip olmak, ikide bir eşimiz ya da sevgilimiz tarafından dile getirilen “ayaklarıın kokuyo” zırvalığına maruz kalmak gibi...
Biz erkeklerin ayakları kokmaz. Ayakları kokan insanlar bayanlardır. Ancak tarih boyunca pek yanlış olarak kadınların ayaklarının kokmadığı, koksa bile güzel koktuğu iddia edilmiştir. Biz erkekler de böyle bi konuda onlarla tartışmak yerine “heee tamam peki senin dediğin gibi olsun, ama sana inat yıkamiycam işte” biçiminde bu yanlış inanışın yayılmasına katkıda bulunmuşuzdur. Halbuki bu iddiayı ilk ortaya atan kadının kendi ayağını alıp burnuna tıkasaydık belki de şu an çok daha farklı yerlerde olurduk. Sınavda kimin ayaklarının kötü koktuğu sorusunu soracam, yanlış cevapta benden vize beklemeyin. Duydunuz mu bayanlar? Haa ona göre...
Ayaklarımızın içinde pek çok kemik vardır. Bu nedenle okkalı bi tekmeyle hasmımızın beynini eline verebiliriz. Hasmımız böyle ezici bir tekme karşısında ayaklarımızın gücünü takdir edecek ve diz çökerek ayaklarımıza kapanıp, onlara saygı gösterecektir. Böyle bir durumda rahatlıkla ense köküne bastırabilir ve ondan yeri öpmesini isteyebiliriz.
İşte sevgili yavrularım, vücudumuzun bu en önemli organının marifetlerinden yalnızca birkaçını bu kısacık dersimizde dile getirmeye çalıştım. Ortopatinin ilerleyen derslerinde eminim hepniz ayaklarınızı daha çok sevecek, hatta belki başkalarının ayaklarına bile yakın bir ilgi duyacak kadar bilgiye ulaşacaksınız. Önümüzdeki derse gelirken bir leğene ılık su koyup biraz tuz atmanızı istiyorum. Size bişiy göstericem. Hadi bakiyim daalın...
DERS: BESLENME
KONU: DİYET VE REJİM
ÖĞRTMEN: DİYETİSYEN MÜDÜR CENK BEY
ÇITLIN: ERDEM
Ağzınız torba değil ama ben yine de büzerim.Susun.
Doyma yetisi olmayan insanların Japon balıklarından tek farkı suyun altında iken boğulmalarıdır. Gırtlağını tutamayan adam, adam değildir. Ama biz hocaların yufka yüreği rejimi ortaya çıkarmıştır bu tipler için.
Pisboğazlara ne yemeleri gerektiğini öğrettiğimiz bu rejimler hocasına göre zaman zaman sert ve afilli, zaman zaman da tıynetsiz ve sarsak olmaktadır. Benim kanımca ciddiyetsiz ve sert disiplinden uzak yapılan herşey başarısız olur. Bir rejimde öyle sabah yoğurt ye portakal suyu iç olmaz. Nerde bu bolluk. Şişmanı kuru ekmeğe muhtaç edecesin ki aklını başına devşirsin.
İşte bu safhada diyet ortaya çıkar. Diyet, rejimi veren hocanın şişkodan, zayıflayamaması halinde alacağı borca denir. Bu para olabilir. Ama ben sol el ya da bir kulak tercih ederim. Eğer verilmesi gereken kilo 50 ya da üzeri ise şişmanın bacağını da kesebilirsiniz.
Şişmanlığın da tabi ki belli ölçütleri vardır. Mesela kazağını beline dolayan kadınlar kesin şişkodur. Erkeklerde ise kilo fazlalığı, kırmızı yanak ve bol pantolonla kendini gösterir. Pantolon düğmesini ilikleyemeyecek hale gelmiş bu tiplerin hemen bir rejim hocasına gitmeleri, gerekirse diyetlerini vermeleri gerekir.
Tıkınmayı önlemenin tıbbi yolları da vardır. Mideyi kesip hastanın eline vermek gibi. Ama bu tür anestezik metodlar hastayı hemen bir kerede rahata kavuşturacağından ben hoşlaşmam. Hasta, eğer varsa kendi mantığıyla zıkkımlanmayı bırakmalıdır. Zor değil, yemeyecen olacak bitecek.
Mesela bakıyorum bazılarınız beslenme çantasında iki orduyu doyuracak malzeme getiriyor. Nereye gidiyor evladım o kadar yemek? Kibrit kutusu büyüklüğündeki beyninize söyleyin ye emri vermesin, olsun bitsin.
Neyse, şimdi bu anlattıklarım doğrultusunda şişko olduğunu anlayanlar gelip diyetlerini versinler. Sol ellerinizi istiyorum, elişi tahtasına asacağım herkes görsün.
DERS: Bayoloci
KEANOU: Kan
ÖRTMEN: Erdem Bey
HÜMŞİT: Cenk
Sevgili arkadaşlar biliyorsunuz ki biyoloji or bayoloci dendiğinde akla ilk gelen sıvı kandır. Bu nedenle bu ilk dersimizde sizlere kandan bahsedeceğim.
Kan, çok sevdiğimiz ve tasvip ettiğimiz bir sıvımızdır. Tıpkı su ve diğer sıvılar gibi o da konulduğu kabın şeklini alır. Zaten kanın sıvı olduğunu buradan anlarız. Kan asıl itibariyle yediğimiz yemeklerin sıkılmış halidir. Çünkü biz yemeklerimizi kendimiz için yediğimizi sanırız ama aslında vücudumuzda yaşayan çok küçük canlıların yemeleri için yemek yeriz. E onlar da koskoca yemekleri yiyemedikleri için ancak kanımızın içinden emerler. Bu canlıların bir kısmına “emzin” denir.
Herkesin kanı kendi vücudunda bulunur. Kan vücudumuzda dilediği gibi dolaşabilen tek organımızdır. Diğer iç organlarımız kanımız gibi sıvı olmadıkları için vücumuzda ordan oraya akamazlar. Kanımız vücudumuzda akarkene aslında hep dışarı çıkacak bir delik aramaktadır. Ancak derimiz çok sağlam ve deliksiz olduğu için kan dışarı çıkamadan derimizin altında çalkalanmaya devam etmek zorunda kalır. Eğer bir ekmek bıçağıyla boğazımızı parçalarsak, kanın hemen büyük bir sevinçle dışarı fışkırdığını görürüz. Ama bizi kan tuttuğu için boğazımızı parçalamayız.
Kanımız sanılanın aksine kırmızıdır. Yeşil olan örümcenlerin kanıdır, bizimki diğil. Kanın içinde yalnızca emzinler bulunmaz: Alyıvırlar ve akyıvırlar da kanımızda bulunan minik şirin canlılarmızdır. Bunlar bütün gün kanın içinde yüzerek oyunlar oynar ve birbirlerne kan sıçratırlar. Eğer bir mıktar kanı mikroskop altında incelersek, alyıvır ve akyıvırların tatlı oyunlarını rahatlıkla görebiliriz.
Sadece içimizde yaşayanlar değil, dışımızda yaşayan pek çok hayvan da kanımızı içmeyi çok sever. Örneğin sivri sinekler, bıraksak kanımızı bi dikişte bitirene kadar içerler. Vampirlerse tamamen hayal mahsulüdür. Aslında öyle bişiy yoktur.
Bütün insanların kanı birbiriyle aynı değildir. Kanlar çok garip gruplara ayrılırlar. Bu nedenle “kan grubu” derken “kanguru bu” şeklinde anlaşılarak kötü espirilere vesile olular. Ayrıca bazı insanların kanları pozitif, bazılarınınki ise negatiftir. Kanları pozitif ya da negatif olan iki insan, psikolojik ve duygusal açıdan birbirlerini iterler. Eğer birininki poztif, diğerininki negatif olursa birbirlerine aşık bile olabilecek kadar çekerler. İşte bu şekilde birbirlerini iten insanlar arasında “kan uyuşmazlığı var” denir.
Kan hakkında ilk dersimizde bu kadar bilgi yeter. Daha fazla bilgiyi ilerleyen biyoloji derslerinde vermeye çalışacağım. Zira kan öyle bir dersle anlaşılacak kadar basit bi sıvı diğildir. O hemen anlaşılabilen sıvı, sudur.
Bi dahaki dersimize gelirken herkes küçük bir çakı getirsin. Sizlere bi sürpirozum olacak. Hadi bakiyim iyi dersler sevgili çocuklar.
DERS: COĞRAFYA
KONU: ÜLKEMİZ
ÖRTMEN: MÜDÜR CENK BEY
TEPEŞİR: ERDEM
Aferin hep böyle durursanız güzel bir sömestir geçiririz, kediler sizi.
İçinde yaşadığımız ülkelere Türkiye denir bunu hepimiz biliyoruz. Bilmediğimiz ya da sizin bilmediğiniz şey ise şu: Ben adamın gözünü oyarım.
Etrafımızda yaşayan ülkelere de komşu denir. Bunların derdi gülü, üç hatta zaman zaman dört tarafı denizlerle çevrili ülkemize laga luga etmektir. Fakat coğrafi açıdan tırsık oldukları için bişi yapamazlar, korkmayın.
Dört tarafı ülkelerle çevrili yerlere Karadeniz denir. Karadeniz'ler dalgalı olup adamı rahat rahat yüzdürmezler. Kafaya şak şuk dalgalar çarpar aptala dönersiniz. Böyle denizlerde yapılacak en iyi şey dalga kaydıraçı oynamaktır. Fakat mayo içine kum kaçar bilesiniz.
Bakınca tepesi beyaz olan şeyler dağdır. Ülkemizde çoktur bunlardan. O yüzden bol bol ihraç ederiz. Eskiden dümdüz olan İrlanda sayemizde bayağı engebeli hale gelmiştir.
Dağlar genelde çok yüksek olurlar. Yürüyerek tepelerine çıkmak çok zor ve saçma bir şeydir. Bazı zırzoplar yanlarına halat alıp onların tepesine çıkmakta ve orda birikmiş olan karları aşağı yuvarlamacılık oynamaktadırlar. Bu tür karlara ben genelde çığ derim.
Ülkemizin düz bölgeleri de vardır. Bu tür düzlüklere tarla denir. Tarlalar genelde çiftlik evlerinin yanına kurulurlar ki biçmesi kolay olsun. Düz oldukları için bakınca bayağı ilersi gözükür. O gözükene de ufuk çizgisi denir ama çizgileri matamatik dersinde öğretecem.
Tarlaların kenarından boşa akan sular deredir. Onların doğadaki görevi şapşal balıkları toplayarak denize götürmektir. Fakat balıkları toplarken bu dereler bir miktar da toprak akıtırlar. Bu topraklar denize girmedikleri için denizle bağlantı noktasında birikirler ve delta adını alırlar.
Dört tarafı kozalaklarla çevrili ağaçlıklara, güzel coğrafyamızda orman denir. Bu kozalaklar yuvaları olan ağaçlardan, rüzgar yüzünden düşüp öldükleri için ormanlar genelde sıradağ diplerinde mevzilenmişlerdir. Oralar esmez.
Ormanları oluşturan ağaçlarda zamanla rüzgar ve suyun etkisiyle oyuklar oluşur. Bu oyuklara mağara denir. Yer yer kilometrelerce uzunlukta olan bu mağaralar içlerinde sarkan ve dikenleri barındırırlar. Buzlaşmış suların etkisiyle tavandan sarkan bu doğa harikalarına sarkan, yerden çıkıp aniden ele batanlarına diken denir.
Bir gün beraber Çamlıca'ya gideriz orda hepsi var gösteririm. Ayrıca beş tarafı parmaklarla çevrili olan doğa harikasına da şaplak denir. Dağalın kırmiim bacaklarınızı.
DERS: ZOOLOJİ
KEANU: FİLLER
ÖRTMEN: ERDEM
HOKKAZ: CENK
Oturun!
Evat sevgili öğrenciler, bu ilk zooloji dersimizde sizlere hayvanat bahçelerinde en geniş alanı kaplayan fillerden bahsedeceem.
Filler, öküz gibi hayvanlardır. Benim kafam kadar onların toynakları vardır. Acayip yemek yerler ve bana mısın diyen bi file rastlanmamıştır. Renkleri gri ile boz arasında değişim göstermektedir. Uçamazlar. Yavruları daha küçük olduğu için onlara yavru fil denmiştir. Başlarının her iki tarafında birer tane olmak üzere kacamaaan gözleri vardır. Fillerin elleri yoktur. İşte bu yüzden yemek yerken, yıkanırken, oyun oynarken, hatta sabah yataktan kalktıklarında gözlerini ovuşturmak için bile hortum da denilen uzun burunlarını kullanırlar. Evet evet yanlış duymadınız, fillerin hortumları vardır.
Filler oldukça vahşi hayvanlarıdır. Başlıca yiyecekleri insanlardır. Bir fil orta yaşlı bir erkek insanı, hortumuyla yani burnuyla yakalayarak, kuvvetli bir nefesle içine çeker ve yer. Bu nedenle onlardan korkarız. Ülkemizde fil olmadığı için çok şanslısınız benim minik yavrularım. Ben bi keresinde yine Afrika’da safarideyken karşıma bi fil çıkmıştı. İnanılmaz büyük ve korkutucu olduğunu orda anlamıştım. Valla bi hortumu vardı nah bu kadar. Yaa! Ama bereket yanımda tüfeğim vardı. Anlının ortasından mıhladım salaa. Oracığa devrildi o koca gövde.
Neyse konumuzdan uzaklaşmıyalım, ama dersi sıkılmadan dinleyebilmeniz için arada böyle hikayeler annatacam size oldu mu? Afferin!
Fillerin kulakları da büyüktür. Milyonlarca yıl önce yaşamış olan ve bugünkü fillerin ataları olarak kabul edilen dumbolar, kulaklarıyla uçabiliyorlardı. Ancak milyonlarca yıl sonra, nedendir bilinmez, birden uçamamaya başladılar zavallı hayvancıklar. Kulakları büyük olan filler sanılanın aksine sağır değildirler, zira karanlıkta yönlerini kulakları sayesinde bulmaktadırlar. Fillerin kürkleri çok kıymetlidir. Her yıl trilyarlarca fil kürkleri yüzünden kesilmektedir. Bazı filler insanlar tarafından evcilleştirilebilmişlerdir. Bunlar, sirklerde veya gösteri merkezlerinde saçma sapan gösteriler ve kötü kötü espiriler yaparak hayatlarını sürdürürler. Ayrıca fillerin sesleri de çok işe yaramaktadır. Borazan, trambon, trompet, obua gibi çalgıların sesleri, fil sesinden yapılmaktadır.
İşte böyle sevgili çocuklar; tabi filler hakkında söylenecek daha pek çok şey var. Ancak hepinizin saatlerinize baktığınızı, eve gitsek de çoraplarımızı çıkarıp makinaya atsak diye içinizden geçirdiğinizi biliyorum. Bu nedenle ben de dersi burada kesiyorum ama bir dahaki derse hazırlamanız için hepinize bir ödev vereceğim: Yazın bakalım:
Fillerin denizlerde yaşayanlarına ne filleri denir?
Haftaya hepiniz bu sorunun cevabını araştırıp gelin. Takıldığınız bi yer olursa çekinmeyin sorun e mi? Hadi bakiyim, bitiren çıkabilir... Mınırlar sizi....
DERS: JEOLOJİ
KONU: RUH HASTASI KAYALAR
ÖRTMEN: MÜDÜR CENK BEY
ZIRZOP: ERDEM
Yerlerinize geçin. Sonra sopa yiyince şikayet ediyorsunuz. Adam olmaz sizden. Sen de otur zemheri zürafası.
Yeraltında yaşayan kayalara köstebek denir. Bunların boyları yer yer 15-37 kilometreyi bulabilir. Gözleri görmez. O kadar karanlıkta kalsak hiçbirimiz göremeyiz. İşte bu kayalar nerden yüzeye çıkıp kuş avlayacaklarını bilemedikleri için arada bir kafalarını tavana vururlar. Bu şekilde gerilip gerilip bizim apartmanların zeminine vuran kayalara ruh hastası kayalar adı verilir.
Bunlarla başa çıkmak zordur. Bir değiller ki hangisiyle uğraşasın. Ne zaman ne yapacakları da belli olmuyor. Tam deli yani. Birine rastlarsan huyuna gideceksin. Sen ona bir şey yapmazsan o da sana birşey yapmaz.
Kayaların bazıları paleontolojik çağda kendi çabalarıyla yeryüzüne çıkmışlardır. Bunlar denizlerden şaplak yiye yiye sinmişler, eski ruh hastası fevri kayaç özelliklerini yitirmişlerdir. İyi de olmuştur. Örneğin Şile kumsalı bu tip kayalarla doludur. Her ne kadar uslanmış olsalar da çıplak ayakla basıldığında can acıtırlar.
Aslında bu kayaların hepsi manyaktır. Tepelerine binmeye çalışan dağcıları aşağı atan bir sürü örnek sayabilirim size, ama saymıyorum. Armut piş ağzıma düş yok. Hazırcı zibidiler sizi.
Yeraltındaki kayaların ne kadar ruh hastası olduğunu ölçen amcalara sismologcu denir. Bu kişiler binalara kafa atmaya hazırlanan kayaçların üzerine cihazlar yapıştırarak onları etiketlerler. Fakat bu aletler kafanın ne zaman atılacağını ölçemezler. Onun yerine 'Ooo bu iyi kafaydı' şeklinde sinir bozucu yorumlar yaparlar.
Sismologcu amcalar televizyonlardaki didişmeleriyle ünlüdürler. 'Kayaç hareketlerini yüzde yüz olarak bilmemiz imkansız, yüzde yüz bilmediğimiz bir şeyi de söylemeyiz' diyen amcalara kısaca salak denir ve niye oraya çıktın o zaman şeklinde düşünülür. Yine de bazılarımızı düşünmeye ittikleri için yararlı sayılabilirler.
Hepiniz bu hafta gidin kaya toplayın. Sonra inceleyelim bakalım, onlar fay mı. Ayrıca manyak ve salak gibi ayıp laflar kullandığım için dilime biber süreceğim fekat siz yanacaksınız hah hah haa. Önce sen gel gözlüklü...
Hadi bakim şindi sağdan, yavaş yavaş.
DERS: Sağlık ve İlk Yardım
KONİ: Boğulma
ÖRTBİLİP: Operatör Dr. Erdem Bey
UMBERT: Cenk
Kesin! Örtmenniz geldi. Sen! Arkadaki! Çıkar o hayvanı ağzından. Ne biçim sınıf bu bööle. İlk dersimizde boğdurmayın kendinizi bana...
Neyse sessizlik sağlandığına ve ders sonuna kadar aynen korunacağına göre artık başlayabiliriz: Bu ilk dersimizde sizlere insanların sık sık başına gelen ve genelde ölümle sonuçlanan bi olaydan bahsedeceem. Tahtada da yazdığı gibi konumuz boğulma...
Biz insanlar nefes alarak yaşayan canlılarızdır. Bu nefesi havadan alırız. Havada hepimize yetecek kadar nefes mevcuttur. Yeter ki almasını bilelim ve israf etmiyerek kendimize yetecek kadarını alalım. Dünyamızdaki havanın yüzde 90’ına yakın bölümü nefesten oluşur. Nefesimizi, ağzımız ya da burnumuz yoluyla alır ve şişmiyelim diye aldığımız kadarını aynı yolla hemen geri veririz. Peki madem verecez niye alıyoz bu mereti? İşte halk arasında “boğulma”, tıp dilinde ise “Total Eklipsi” denilen olay burada devreye girer. Yani eğer nefes alıp vermezsek boğuluruz. İlk insanların ömrü bu nedenle çok çok kısa sürmüştür: Kimisi nefes almayı akıl edememiş, pek çoğu da nefes almayı bulmuş ancak vermeyi akıl edemedikleri için şişip infilak etmişlerdir. Dolayısıyla, gerçekte boğulmanın tek tedavisi nefes almak ve hemen vermektir.
O halde günümüz modern insanı nefes alıp vermeyi çözdüğüne göre neden hala boğulma tehlikesiyle karşı karşıyadır? Günümüzde insanlar ancak başka insanlar tarafından boğulmak istendikleri zaman bu tehlikeyle karşı karşıya kalırlar. Başka türlü bi insanın boğulması mümkün değildir. Boğulma dediğimiz olay, bir insanın nefesinin geçiş yolu olan boğazının, başka bir insan tarafından eller yardımıyla sıkılarak kapatılması sonucu gerçekleşir. Ancak bi insanı boğmak sanıldığı kadar kolay değildir. Karşısındakini boğacak kişinin yeterince güçlü, kuvvetli ve etine dolgun bir insan olması gerekir. Aksi halde girişimi boğulacak kişi tarafından yarıda kesilecek ve büyük ihtimalle de tekmeyi beynine yiyecektir. Bir de karşılıklı iki insanın aynı anda birbirini boğma girişimi olabilir ki bu olaya da tıp dilinde kısaca “boğuşma” adını veririz.
Dilerseniz biraz da boğulmanın tıptaki tedavisinden bahsedelim: Boğulmak üzere olan kişinin yanında onu kurtarmak üzere bir üçüncü kişinin bulunması şarttır. Bu kişiye ise tıpta “doktor” adı verilmektedir. Ancak siz de halk arasında dolaşırken, başka biri tarafından boğulmak üzere olan birini görebilirsiniz. İşte bu durumda siz de bir doktor gibi davranarak o kişiyi kurtarabilirsiniz. Nasıl mı? İşte bununla. Çocuklar bu gördüğünüz şeyin adı vazodur. Vazo, Ortaçağ Avrupasında bir papaz tarafından bulunup kullanılmaya başlanan bir cihazdır. Karşısındakini boğmak üzere olan kişinin beynine bu cihazı kuvvetlice eklediğinizde, yapmakta olduğu işi bırakarak yere düştüğünü rahatlıkla gözleyebilirsiniz. Üstelik bu pratik cihazın içi son derece boş olduğundan, kullanmadığınız zamanlarda masanızın üzerine koyarak içine çiçek vesaire yerleştirebilirsiniz.
Eveet bu kadar konuşma yeter. Şimdi isterseniz vazonun kullanımını size uygulamalı olarak gösteriyim. Evart, Humtiz ve Selraz. Bu iki arkadalınız burada mı? Güzel. Tahtaya gelin bakiim çocuklar....
|