22 Olcak Çomartesi
- Dur bir saniye!
- Ne?
- Kılıcı öyle savurmadan önce iyi düşün. Ya isabet etmezse?
- Eder eder, hadi saplıyorum.
- Tamam dur şu sapı iyice kavriym ki, kılıç uçmasın elimden, Allah muhafaza.
- Yukardan doğru vurcam.
- Midene sokarım o zaman benim kılıcı.
- Kabak gibi yarılmış olcak kafan nereye ne kılıcı sokuyosun
- O zaman etrafımda döner belden keserim seni, kollar havada kılıç elde kalırsın Filistin askısında gibi
Yoğun bir antreman günüydü yine Simdat için. İkişer metrelik, onar kiloluk çelik kılıçlarıyla o ve kadim dostu Karpuz,
kızgın çöl güneşi altında dur ve durak bilmeden çalışıyorlardı. Hangi kötünün ne zaman saldıracağının belli olmadığı
o dönemlerde, rüzgar sert eserdi. İnce beyaz kum taneleri adamın ağzına burnuna dolar, güneşlendiğine güneşleneceğine pişman ederdi onu. Gölge bir söğüt altı bulmanın zorluğu çöl sakinlerini çileden çıkarır, aşkın en güzel dakikaları için bile akşam üzeri beklenirdi. Çünkü geceler çok soğuk, gündüzler cehennem kadar sıcaktı.
Simdat, şimşek parıltılı zeytin gözleriyle doğa şartlarını hiçe sayarak çalışır, analitik beyninin ince kıvrımlarında bir yılan gibi süzülen düşüncelerini, sebil çeşme suyu gibi dağıtırdı insanlara. Henüz 20li yaşların ortasındaydı ama termosu icad etmişti.
30 Ocam Bazar
-Dur bakiyim, hmmm evet şu boruyu da şuradan çıkartırız, şu kabloyu da ötekilerle karışmasını önlemek amacıyla kırmızıya boyayıp borunun arkasındaki bakır kapağın üstüne bağlarsak oldu demektir...
Simdat, ucunu kanlı görmeyi özlediği kılıcını, uçsuz bucaksız kumların kendine ayırdığı küçük bir bölümü üzerinde gezdirerek bir takım şekiller çiziyor ve aynı zamanda da mırıldanıyordu. Karpuz, sıcaktan patlamamak için onu çadırının içinden izliyor; ama bir yandan da Simdat’ın güneşin anlında nasıl durabildiğine hayret etmekten kendini alamıyordu. Onun yine bir şeyler icat etmek üzere olduğunu tahmin ediyor fakat ne olabileceğini kestiremiyordu. Simdat’ın eski ve en iyi dostu olmasına rağmen, kendisine olan üstünlüğüne karşı hissettiklerini kıskançlık olarak adlandırmak için yıllarca eğitim görmeye hiç gerek yoktu.
Birden hem Simdat’ı içine düştüğü derin icatlar ve çizimler denizinden, hem de Karpuzu kaybolduğu kıskançlık dehlizinden çıkaran bir ses duyuldu. Adeta bir ortadan yarılma sesiydi bu. Sanki bir kuş, iki gagasından tutulup ağzı açılmaya zorlanıyordu. Bu inanılmaz ses henüz duyulmuştu ki, Simdat “Karoooot” diye bağırarak kendisine yakışan; ancak bir çöl kertenkelesinde bile abartılı kaçacak olan çevikliğiyle sesin geldiği yöne doğru koşmaya başladı. Karot Simdat’ın papağanıydı ve başı dertte olmalıydı...
31.Ocah.Bazartesi
- Karpuz çabuk gel sanırım tehlikeli bir durum var
- Dur şu an soğuyorum Simdat, beni bekleme sen git
Bu sıralarda Simdat'ın aylardır görmediği sevdası Arvat, uzaklardaki evinin mutfağında yemek yapıyordu.
- İyi bir aşure için daha neler katmam lazım anne?
- Ne bulursan at yavrum
- Fasulye var onu da koyim mi?
- Koy koy.
Arvat, yemek ve türevi tatlıları yapmayı henüz yeni öğreniyordu. Yakında evleneceği genç ve yakışıklı savaşçı Simdat için herşeyi yapmaya hazırdı. Kedisi Bezelye'yi bile aşureye katabilirdi sevgisinden. Öyle ruh hastası bir kadındı. Tüm düğün hazırlıklarını yapmış, en sevdiği şarkıcı İbrahim Erkal'ı da sahne alması için ayarlamıştı.
İbrahim Erkal korsan kasetçilerle savaşan bir centilmendi. Hayranları korsan kaset almasın diye çekilişle buzdolabı, televizyon falan dağıtacak kadar da zekiydi. 'Kimbilir' diyordu Arvat, 'Simdat olmasaydı belki de... İbrahim hani ne biliim.'
Simdat'ın kardeşi Simdatcan müstakbel akrabası Arvat'ın evine doğru gidiyordu. Ona söylemesi gereken şeyler vardı. Ruhundaki durgunluk yüzüne üzüntü olarak yansımış, kuruyan dudakları çöl kumlarına çıplak ayakla basmaktan daha acı verir hale gelmişti.
Üj Jubad Ferforje
Aslında doğası icabı toprağı kazmayı bilmeyen; ama sert çöl şartlarında hayatta kalabilmek ve kavurucu sıcakta toprağın altına girebilmek amacıyla onu da öğrenmiş olan çöl kertenkelesi, bir anda burnunun ucunda beliren ve hemen kaybolan kalın ve kaba insan ayak parmakları sayesinde rahatından olmuştu. Bu parmakların mensup olduğu ayaklar ise Simdatcan’a aitti. Simdatcan, bir yandan müstakbel yengesi Arvat’ın yanına gidebilmek için artık neredeyse tükenmek üzere olan gücünün kalıntılarını sarfederken, diğer yandan üzüntüsünü gözyaşlarıyla dışavuruyordu. Arvat anlatacaklarını duyunca kimbilir ne hale gelecekti. Belki de bütün aşureyi kendi yemeye kalkacak ve dolayısıyla o kadar fasulye sayesinde mekanizmayı dağıtacaktı. Ama ne olursa olsundu. Bu olayı ondan saklayamazdı, henüz evlenmemişlerken bunu ona söylemeli ve kararı kendisine bırakmalıydı.
İşte Arvat ve annesi Portav’ın çadırı görünmüştü. Görünmesinden birkaç dakika sonraysa Simdatcan içeri sesleniyordu:
- Portav teyze! Girebilir miyim? Benim Simdatcan... Arvat yenge! Orda mısınız?... Kimse yok mu?... Peki kimse var mı?... Yani yok mu?... Hı?
5. Kubat Çomartası
Sİmdatcan yanlış yere gitmişti. Çünkü Arvat ve annesi çadırda yaşamıyordu. O iki kadife yürekli insana bir çadırı yakıştıranlar utansındı. Onlar şehrin göbeğinde güzel bir apartman dairesinde yaşıyordu. Bahçeli giriş katı çok güzel döşenmişti. Bahçe aynı bir terasa benziyordu. Yani o daire bir teras katı olsa insan kendini aşağı atmak isteyebilirdi. Evin bahçeye açılan tuvalet penceresinden güneş batımını izleyebilirdiniz. Salon mutfağın sağında, yatak odasının ortasındaydı. Salonun orta yerinde de Arvat'ın uzun zamandır çalmadığı bir arp vardı. Betimleme devam edebilirdi. Ama kafaların daha fazla karışmasını istemeyen yazar, bahçede bi sürü kaktüs vardı diyerek konuyu orada kapama kararı almıştı.
Simdatcan çölün ortasındaki Bedevi çadırına gidince içerde kimseyi bulamamıştı. Çünkü Bedeviler Simdat'a pusu kurmaya gitmişlerdi. Oradaki bir pusuladan, pusunun saat sekize kurulacağını öğrenen Simdatcan ağabeyini kurtarmak için koşmaya başladı tekrar. Çok değil yarım saati vardı. Kızgın çöl güneşi sinirini kamçı gibi vurduğu ışınlarıyla alıyordu. Koşmak zordu, sevmek ise daha zor. Hele ki abisinin nişanlısını sevmek. Aman ne kadar zor bir ikilemdi bu. Aman aman...
6. Şombat Bezer
Kızgın çöl sıcağından kumun altında gizlenerek bir nebze olsun kurtulmayı öğrenmiş olan kertenkele, aynı ayak parmakları tarafından bir kez daha rahatsız edilmeyi hiç aklına getirmemişti ama bu yanlış bir tahmindi. Simdatcan aynı yoldan, bu kez daha hızlı ve kuma daha çok batan adımlarla, koşarak geçiyordu.
Aynı sıralarda Simdat, Karpuz'u idman yapması için gaza getirmeye çalışıyordu:
- Bak Karpuz şimdi bir grup Bedevi bize saldırmaya kalksa eminim onlara karşılık bile veremezsin. Kılıçlarını rahatlıkla saplayabilirler savunmasız böğrüne...
- Yög yee! Hadi bi dene bakalım istersen. Kesiym mi karnını..
- Peki al bakalım sana bir adet yere yatay yelpaze vuruşu..
- Aaah! Böğrüm..
- Kaşındın!
Simdat Karpuz'un böğründe, sürekli bakıp tembelliğini hatırlayacağı bir yara izi bırakmayı amaçlamıştı ancak derinlik ayarındaki küçük bir sapma yüzünden, yara iyileştikten sonra doğal bir kese olarak da kullanılabilirdi. "Pardon elimden kaçtı" diyebildi sadece. Karpuz bir yandan ağlıyor, diğer yandan panik içinde yeni yarasının içini kızgın kumla doldurmaya çalışıyordu. İşte tam bu esnada bir Bedevi devesi olan Bedeve'nin böğürtüleri Simdat'ın düşük frekanslara duyarlı olağan üstü kulaklarına ulaşmaya başlamıştı. Bu sese karışan ve yüreğinde garip bir korku ve burkulmaya yol açan bir insan iniltisi de algılıyordu sanki...
7. Simdat Hızartesi
Bedevi develerinin en hörgüçlüsü Bedeve, sırtındaki yaralı sahibini tüm çöl boyunca taşımıştı. Çöle girdikleri ilk gün, ölü ile canlıyı ayırt edemeyen acemi akbabaların saldırısına uğramışlardı. Ve akbabişler Bedeve'nin sahibi Prenses Gülhızar'ın beşikteki çocuğunu kaptıkları gibi Alp dağlarına kaçmışlardı.
Bu zavallı uçucu kuşlar büyük bir hata yaptıklarının farkında değildiler. Çünkü Gülhızar Simdat'ın eski karısıydı. Ve o gerzek kanatlılar çetesi, Simdat'ın veliaht oğlu Vurkır'ı kaçırmışlardı.
- Şuna bak bu Gülhızar'ın devesi Bedeve, koş Karpuz
- Koşuyorum Simdat, ama yaralı olduğum için bu çok yavaş bir koşuş oluyor. İstersen beni bırak sen git.
- Kes zırlanmayı, taşıyacaksın yaralıyı
- Bu bir tuzak olabilir, sor istersen önce parolayı
- GÜlhızar ne oldu sana?!!
- Akbabalar sal... saldı... saldı... saldırdı. Oğlumuz uz zz
- Ne!! Yoooooooooooooooooo
Uyuyan dev uyanmış, en büyük arı kovanına çomak sokulmuştu. Kuşlar ölecekti.
O sırada akbabalar şirin çocuğu yemekten vazgeçmiş onu büyütmeye karar vermişlerdi. Esas adını bilmedikleri için ona Gak ismini verdiler.
11 Şorap Cuma
Fffıvoavfh, fffıvoavfh şeklindeki ıslıklar, Simdat’ın kılıcının hava ile seri temasını gösteriyordu. Gülhızar Simdat’ı daha önce de sinirli görmüştü ama sinirden yeşerdiğini ilk kez görüyordu. Simdat’ın “Vurkıııır” şeklindeki haykırışı tüm çölde duyulmuştu. Simdat, Gülhızar’ı o halde Karpuz’a emanet edip Bedeve’ye atladı ve Alp dağlarına doğru hızla yol almaya başladı. Akbabaların Vurkır’ı oraya götürdüklerini tahmin etmişti. Çünkü bir zamanlar Simdat’ı da oraya kaçıran akbabalar, okul çağı gelinceye kadar orada kendisini beslemişlerdi. Kaderin, oğluna da aynı oyunu oynamış olması tuhaftı.
Bu sıralarda akbabişlerin Gak adını koydukları Vurkır, kendisine yemesi için verilen sırtlan leşi parçalarını suratlarına tükürüyor, onlara zorluk çıkarıyordu. Yaşlı akbabiş, “ulen şöyle bi saat önce leşin çıkmış olsaydı nasıl didikleye didikleye lüpletirdim seni ama hadi neyse, biraz daha sabredeceğim, zira sende bana yıllar önce beslediğim birini hatırlatan haller seziyorum” diye içinden geçiriyordu.
Tarih bir kez daha tekerrür ediyordu. Yıllar önce Simdat’ı kaçıran akbaba, şimdi Vurkır’ı kaçıran akbabaydı. Simdat daha o zamanlar bile ona akdede diyordu...
15 Şübupdubap Salı
Uzuun yıllar önce Simdat minik bir veletken akdedesi ona gagasıyla solcan verirdi. Simdat büyük bir iştahla solcanı yerken uçsuz bucaksız ovalara, çöllere bakar, dağın tepesindeki yuvada ne kadar mutlu olduğunu düşünürdü. Fakat biraz aşağı göz atınca başı döner, o saman çöpü çalı çırpı yığını yerden hiç kurtulamayacağını düşünürdü.
Birgün akdedesi onun uçma vaktinin geldiğine karar verdi. Ve içgüdülerine uyarak her yavrusuna yaptığı gibi 'Uçmayı bilmiyor musun? Dene bakalım o halde' diyerek onu dağdan aşağı attı. Havada biraz süzülen minik Simdat 3 dakika sonra çöl kumlarına yapıştı. Vücudundaki tüm kemikler kırılmıştı.
Gece olunca, ava çıkmış olan bir engerek yılanı sürüsü yerde sürünen bu miniğe rastladı. Onu yanlarına aldılar ve birlikte sürünerek yuvalarına gittiler.
Simdat 4 yılını bu yeni dostlarıyla geçirecekti.
18 Şabidibidübap Şoma!
Simdat Bedeve’nin üzerinde Alp Dağlarına doğru koştururken oğlu ve kendi çocukluğu arasındaki benzerlik aklından bir türlü çıkmıyor, kızgın çöl kumları suratında patlarken anıları onu çocukluğuna götürmeye devam ediyordu.
Akdedesi, uçacağını sanarak yüksek tepeden aşağı attıktan sonra kırılan kemikleri sayesinde uçmak yerine sürünmeyi öğrenmiş olan ve bu nedenle çöl yılanları tarafından yılan sanılarak kaçırılan Simdat’ı merak etmişti. Çünkü bu kısa zamanda onu sevmişti. Bunu neden sonra fark etmişti. Ancak onu aramaya çıktığında çok geç olmuştu. Yine de hayatını bu işe adamaya kararlı olan akdede, belki de Vurkır’ı Simdat’ı bulduğunu sanarak kaçırmıştı. Simdat akdedenin kendisini bulmak için hayatını ortaya koyduğunu, yılanlarla geçirdiği günlerden birinde öğlen yemeği için ayırdığı bir kertenkeleden öğrenmişti. O an nasıl da duygulanmış ve kertenkelecağızı nasıl da göz yaşları içerisinde lüpletmişti. Ağlamaktan zavallıcığın tadını bile anlayamamıştı.
Simdat bu düşüncelere dalmışken Alp dağlarını geçtiğini fark etmemişti. Onu kendine getiren, havanın kararmasıyla, birden düşen sıcaklık olmuştu. “Tüh geçmişiz” diye mırıldandı ve kendisini uyarmadığı için Bedeve’nin gözüne indirdi yumruğunu. Bedeve yere yıkılmıştı...
2 Vart Sersem be
Çöl soğuğu ünlüdür. Şöhretinin havasıyla dondurur adamı. Böyle bir ortamda tek transfer aracını yumruklayıp devirmek de yürek ister. İşte Simdat'ta böyle bir gönül vardı. Sonucu ne olursa olsun hissettğini yapmak ve gerekirse deve devirmek.
'Bir oturuşta bir deve deviriyorsun ha' diye bir ses duydu Simdat o karanlıkta. Bu kötü espri eski dostu Savaşanay'a aitti. Dost canlılığı ve halka olan yalakalığıyla bilinen Savaşanay en gereksiz anda yine ortaya çıkmıştı.
- Ne var Savaşanay?!
- Öyle deme Simdat ben seni seviyorum, herkesi seviyorum ve seni barıştırmaya geldim
- Kimle?
- Henüz bilmiyorum, buluruz birini
- Kimdi benim eş dost düşman, ben unuttum
- Gel seni akbabalarla barıştırayım, senin veledi geri versinler
- Hmm neden olmasın...
Simdat şeytanla anlaştığının farkında değildi. Üstelik bu şeytan...
11 Nissan Salu!
Artık bir devesi olmayan Simdat Savaşanay’ın teklifini çaresizce kabul etmişti. Birlikte yürümeye başladıklarında Savaşanay kolunu Simdat’ın omzuna atmış ve her zamanki sırnaşık tavrını takınmıştı. Üstelik bu halde yürürlerken şiir okumaya da başlamıştı. Simdat’ın sabrı taşmak üzereydi. Renkten renge giriyor, burnundan soluyor ama bunları hiç mi hiç fark etmeyen yanındaki o garip yaratık hala şiir ve sırnaşımlarına devam ediyordu. Çöl güneşi gökyüzünün tam tepesindeyken Simdat daha fazla dayanamadı ve kılıcına davrandı;
- Aman Simdat sen yıllarını bu işe vermiş bir ustasın. Bu işin duayenisin. Gel büyüklük sende kalsın affet şu akbabaları…
Savaşanay konuyu değiştirmek uğruna saçmalıyordu. Simdat bunu fark ederek oyuna gelmedi ve bir darbeyle Savaşanay’ın az önce kendi boynuna dolanmış bulunan sol kolunu gövdesinden ayırdı. Artık akbabaların kan kokusunu almalarını bekleme zamanıydı. Neredeyse gelirlerdi…
|